16 Aralık 2011 Cuma

BİR ALLAH KULUNDAN DİNLEDİKLERİM-4

Vakıf medeniyetimiz üzerine

Bu defa Osmanlı asırları ile zirveye çıkan vakıf medeniyetimiz üzerine konuşan üstadımız, Osmanlı'daki vakıf anlayışının geri gelmesi ve vakıf medeniyetinin yeniden doğmasıyla toplumda garip gureba kalmayacağını ileri sürdü.
Bu sav gerçekten çok iddialı gibi görünse de " Dağdaki aç kurtların bile düşünüldüğü, " serçeler için bile vakıf kurulduğu göz önüne alınırsa  insan " Doğru söze ne denir ? " diye düşünüyor.
Ne yazık ki bu harika vakıf medeniyeti cemiyetimizin son ikiyüz yılda geçirmiş olduğu bir sürü transformasyonla hemen hemen yok olmuş, dev vakıflar tarümar edilmiş, vakıf malları yağmaya uğramıştır.
Fatih Sultan Mehmet'in bile bıraktığı vakıflar hiçe sayılmış, bir zamanlar en korkulan kul haklarından olan " vakıf malı yemek " alalade işlerden biri olmuştur.
Gerçekten de yok edilen, yağmaya uğrayan vafıkfların çapı çok büyüktür. Örnek mi isyiyorsunuz? : Bezmi Alem Valide Sultan vakfı..Garip gurebaya hastane yapılsın diye kurulan bu vakfın şimdilerde Vakıf Üniversitesine dönüştüğünü biliyoruz. Ancak ya malı- mülkü? Acaba kaç kişi içinde Terkos gölünün de bulunduğu arazinin bu vakfın malı olduğundan haberi var?
İSKi uzun yıllardır bu gölden çektiği suyu satıp para kazanırken Bezmi Alem Vakfı kimin aklına geldi?Halbuki Terkos suyu bedelinden asıl sahibine pay verilmiş olsaydı, bırakın hasta olanlarını, ortada sağlam garip gureba bile kalmayacaktı.
Bezmi Alem sadece bir örnek..İhya edilecek o eski vakıf medeniyeti devletin yüküne bile omuz verecektir.
Hatta dağlarda aç kurt bile kalmazcasına...

24 Kasım 2011 Perşembe



AŞK ÇAĞLAYANLARI-2


İBRAHİM ETHEM

Aşk ve feragatın zirvesi..Koskoca Belh Sultanı  iken duyduğu bir söz üzerine saltanatını, tacını tahtını terkedip kendisini sahralara vurdu. Ardında  neleri bıraktığını hiç düşünmedi. Bunu yaptığı için de tarih içinde belli belirsiz bir hükümdar olmadı. Yüzyıllara belkide millenyumlara damgasını vuran bir gönüller sultanı oldu.
Aslında Belh saraylarında ihtişam içinde yüzerken bile Hakk'ı, Hak aşkını arayan ve  bu yolda kendisini bir hayli yol  almış zanneden İbrahim Ethem bir sabah sarayın çatısından gelen gürültülerle uyanır. Pencereden başını uzatıp çatıda gezen bir adamı görünce seslenir:
- Behey adem ! Çatımda ne arıyorsun?
-Devemi kaybettim, onu arıyorum.
- Hay şaşkın! Hiç damda deve aranır mı? Onu sahrada arasana..
Gelen cevap sanki ruhunun ta deinliklerine kadar işler :
- Ya sen Hakk'ı böyle lüks içinde ararken benim devemi çatıda aramamın neresi tuhaf?
Çok fazla düşünmez İbrahim Ethem. Ailesiyle vedalaşarak hemen yola çıkar. Eşi, çocukları eteğine sarılır ama nafile. O çoktan kararını vermiştir. Üzerindeki yaldızlı elbiseleri bir çobana vererek onunkileri alır ve kendisini sahralara vurur. Yıllar geçtikçe hem içindeki Hak ateşi büyür hem de ünü diyardan diyara yayılır.Herkes bu aşk ve feragat sultanını görmek için can atmakta,  ona mürit olmak istemeketedir. Ancak İbrahim Ethem şöhretten de şeytandan kaçar gibi uzaklaşır..
Bir gün yine yolu çöllere düşmüştür. Yanındaki yol arkadaşı parayla para kazanan zengin bir tefecidir. Bir yandan yoldaş bulduğu için sevinirken, bir yandan da kuşağında sakladığı altınlarını çalmasından korkarak geceleri bir gözü açık uyumaktadır. Virane bir yerden geçerlerken nerden çıktığı belli olmayan bir yılan adamı ısırıverir. Zehirin tesiriyle kısa zamanda kendisinden geçen adamı İbrahim Ethem tedavi eder. Önce yarayı emerek zehiri çıkarır. Sonra yanında taşıdığı otlardan sararak bir güzel temizler. Gerisi Allah'a kalmıştır. Günlerce kendisinden habersiz ,ateşler içinda sayıklıyan adamın başında durur. Sonunda iyileşerek gözlerini açan adam " Ne oldu bana? " dedikten sonra beline dalar. Çünkü aklına hemen altınları gelmiştir. İbrahim Ethem :
- Korkma, der, altınlarına hiç kimse ilişmedi.
 Arkasından da ekler:
- Ben koca bir tacü tahtı bıraktım geride. Senin bir avuç altınını  neyleyim?
Sonra da heybesini omuzuna vurup, asasını eline alarak gitmeye davranır. Adam yol arkadaşının kim olduğunu hemen anlamıştır.
- Dur  gitme, beni de bekle, diye haykırır.
- Önce hayatımı kurtardın, şimdi de ruhumu kurtar....
....................    ........................

18 Ekim 2011 Salı

BİR ALLAHKULUNDAN DİNLEDİKLERİM-3

" Gençliğinde bir sanat, fen sahibi olmayan ya yol kesici olur ya da dilenci "

İmam-ı Gazali

Toplumda anarşiye sebeb olan ve terörü doğuran sebebler üzerinde duran üstadımız, büyük İslam alimi İmam-ı Gazali'nin yukarıya aldığımız sözünden hareketle gençliğini boş yere harcayanların yol açtığı kötülüklerden söz etmiştir.

Gerçekten de " Ağaç yaşken eğilir " misali gerek çekirdekten yetişerek ve gerekse okuyarak muteber bir meslek edinmeyen kimseler hem kendilerinehem de içinde yaşadıkları cemiyete büyük zararlar verebilmektedir.

Böyle kimselerden gücü kuvveti yerinde olanlar parlak vaadlerle aldatılıp suç örgütlerine çekilmekte ve yasa dışı işlerin piyonu olmaktadır.

Geçmişte harami çetelerine katılıp dağ geçitlerinde yol keserken, günümüde mafia çetelerinin fedaisi ya da tetikçisi olmakta veya terör örgütlerince kandırılarak dağa çıkarılmakta ve devletin askerine kurşun sıkacak kadar gözü dönmüş bir insan haline getirilmektedir.

Doğu ve Güneydoğuda dağ köylerinin ve yaylaların boşaltılması ve terörün saldığı dehşetle kırsaldan Diyarbakır gibi şehirlere akın eden dünün tarımcı ve çoban gençleri terör örgütünce arayıp da bulunamayan bir insan kaynağı haline gelmişlerdir. Yörenin eskilerinden birinin deyimiyle eskiden koyun beyazı ile dolu mezralarda şimdi terkedilmişliğin acı rüzgarları esmektedir.Halbuki bu insanlar yerlerinde kalıp işlerine devam etselerdi veya kendilerine uygun meslekler edinselerdi terörün kanlı çengellerine böyle yakalanmazlardı.

Mesleksizlerden yeterli gücü kuvveti olmayanlar da ya dilenci olmakta ya da suçun başka bir çeşidi olan sahteciliğe yönelmektedir. Özellikle bayram günlerinde köşe başlarını dolduran dilencilerden, merdiven altlarında bizi zehirleyen bozuk gıda imal edenlere kadar çok geniş bir yelpazedir bu..

Görüldüğü gibi bir milenyumdur dertler aynı. Bin yıl önce günümüzün sıkıntılarnı görebilen o büyük alime rahmet diliyoruz.

30 Ağustos 2011 Salı

RAMAZAN VE BAYRAM DÜŞÜNCELERİ

16 saate ulaşan süresi ve zaman zaman 35 dereceye ulaşan sıcakları ile imtihanı ve aynı oranda da sevabı büyük bir ramazan ayını geride bırakarak sevinç zamanı olan ramazan bayramına ulaştık. Çevremden ve geçmiş senelerdeki gözlemlerimden biliyorum, önceleri büyük bir ciddiyetle ve hatta iştiyakla oruca başlayan çok kimse biraz sıkıyı görünce bu paha biçilmez ibadeti bıraktılar ama hikmeti Hüda, bu yılın ramazanı yukarıda da belirtildiği gibi,bir hayli zorlu geçmesine rağmen en ummadığım insanlar sonuna kadar sebat ettiler ve oruçlarını bırakmadılar. Açlık ve yüksek sıcaklığa rağmen kimse susuzluktan şikayet etmedi. Yalnızca biraz uykusuz kaldıklarını söylediler o kadar.
Acaba insanların içindeki ibadet sevgisi giderek artıyor mu? Rabbimizin emir ve yasakları gönüllerimizde sarsılmaz bir yer mi ediniyor? Gerçekten de oruç ibadeti söz konusu olduğunda bu kanaatın doğru olduğu ortaya çıkar. Çünkü oruç tamamen kul ile Allah arasında olan ve kulun yüzde yüz gönüllü katılımıyla yapılan bir ibadettir. Etrafa oruç tutuyorum diye göstererek tenha bir yerde gidip atıştırırsanız sizi Allah'tan başka kim görebilir?
Bu niteliği dolayısıyla mükafatı çok yüksek olan oruç ibadeti kişiye çok şeyler katıyor. Ahirete kalan mükafatı bir yana insanı olgunlaştırıyor, inceltiyor, sabır sahibi yapıyor ve en önemlisi yalnız kendini değil başkaların da düşünmeyi onlar için birşeyler yapmayı öğretiyor.
Oruç ibadetinin tasavvufta da çok önemli bir yeri vardır. Riyazet çekmek yani nefsini hizaya getirmenin başlıca yolu oruçtan geçer.Bu yola girenler çilehanelere girerek nefsiyle mücadele etmek için aç kalmayı gösteriş için yapmazlar. Hak'la arasında en kalın perde olan nefsi emmarenin mağlüp edilmesi ona istediği şeyleri vermemekle olur. İşte bunun tek yolu oruç tutmaktır. Hatta o kadar ki yalnızca su ve ekmekle yapılan iftarlarla devam ettirilen bir oruç..Bu katiyen nefsine zulmetmek değildir. Ancak herkesin harcı da değildir. Yani ancak bu yola baş koyanların yapabileceği bir iştir. Bu yola giren sonunda nasıl bir devlete kavuşacağını bilmektedir.
Tıpkı bizlerin oruçlu geçen sayılı günler sonunda bayrama kavuşacağımızı bildiğimiz gibi...

8 Ağustos 2011 Pazartesi

BİR ALLAHKULUNDAN DİNLEDİKLERİM - 2

Şebden olmaz şeker, ne kadar kaynatsan kaynat, cinsine çeker

Üstadımız bu defa bir atasözüyle başladı sözlerine. herkesin bildiği bir atasözü olmasına rağmen yılların tecrübe imbiğinden süzüldüğü için bambaşka bir anlam kazandı.

Şeb yani şap ne kadar kaynatılsa kaynatılsın şekere dönüşerek, o acı tadını bırakıp tatlı olamıyacağı gibi, karakteri şekerle değil şapla yoğrulmuş kimseler ne kadar uğraşılsa uğraşılsın değişmezler. Ziya Paşa'nın da dediği gibi " Merkebe altın palan ursan merkeplik vasfı değişmez " Akrebin asla bal yapamıyacağı gibi o da hasletinin gereğini yapar.Asla cibiliyetini değiştirmez.

Üstad sözlerinin burasında Osmanlı tarihinden Serasker Hüseyin Avni Paşa örneğini verdi. Vaktiyle İsparta valisine bir mektup gelir. Payitahtta yetiştirilmek üzere oğlunu göndermesi istenmektedir. Ancak biricik evladını gözü önünden ayırmak istemeyen vali, hizmetinde çalışan bir eşekçinin oğlunu kendi oğlu yerine İstanbul'a gönderir. Gözü kara, yırtık bir çocuk olan Hüseyin Avni büyüyünce hızla yükselerek paşa olur ve seraskerlik gibi çok yüksek bir makama erişir. Ancak tiynetinin gereğini yapmaktan geri durmayan Hüseyin Avni Paşa velinimeti Sultan Abdülaziz'in katline bizzat iştirak eder. Yapmadığı şenaat kalmaz. Sonunda da şehid sultanın kayinbiraderinin kurşunlarıyla can verir.

Bunun gibi yüzlerce örnek gösterir ki işler, makamlar, mansıplar mutlaka ehline verilmelidir. Hatta kız alırken bile " Çöplükte biten güle " itibar edilmemelidir.

Üstadımız sözlerini hoş bir anekdotla bitirir: " Vaktiyle büyüklerden biri karga ile güvercini birlikte uçarken görmüş. Meğerse ikisi de körmüş bunların. "




30 Haziran 2011 Perşembe

AŞK ÇAĞLAYANLARI-1

Kendilerine evliya-i kiram, mutasavvıf, Allah adamı, gönül sultanı,şeyh ve mürşit gibi çeşitli isimler verilen tasavvuf büyüklerinden ummanda damlalar misali birkaç söz söyleyeceğimiz bu yazı dizimizde ilk olarak Hallacı Mansur hazretlerinden başlıyoruz :

HALDEN ANLAYANIN BİR GÜLÜ YETER
HALLACI MANSUR

Yaşadığı dönemde Cüneydi Bağdadi gibi büyük bir tasavvuf üstadının çağdaşı olmasına rağmen Hallacı Mansur'u tasavvuf tarihinin en çok konuşulan, en çok yazılıp çizilen şahsiyetlerinden biri olmasının sebebi neydi?
O Hallac Mansur ki Necip Fazılı'ın deyimiyle "aşk ve muhabette bir eşi daha yoktu" Can kafesinde saklamaya muaffak olmadığı sırrı için nihayetinde başını da vermekten çekinmemişti.
Hallac Mansur 858 yılında İran'ın Tur kentinde doğdu.Babasının şaman olduğu söylenir. Buna rağmen Allah vergisi bir tahsil aşkıyla daha çocuk yaşta ilim öğrenmeye başladı.Evlenip çoluk çocuğa karıştıktan sonra hac maksadıyla Mekke'ye gitti. Dönüşünde tasavvufta derinleşmek için Cüneydi Bağdadi'nin sohbetinde bulunda. Ancak zamanın büyük mürşidi, sahip olduğu Hak sırlarını herkese anlatmaması için onu devamlı uyardıysa da Mansur sözünde duramadı. Bu yüzden araları açıldı. İçindeki ateşle kabına sığamayan Mansur İslamı yaymak ve Hak sırlarını Allah'ın kullarıyla paylaşmak için Hindistan ve Orta Asya'ya uzun seyahetler yaptı. Türkistan'da Ahmet Yesevi ile patlama yapan tasavvufun köklerinde Hallac Mansur'un bıraktığı bu derin ayak izlerini aramak gerekir.
Halifelik merkezi Bağdad'a dönünce gerek hal ve hareketleri ve gerekse söylemleri zamanın dini otoritesi ile ters düştü. Özellikle "Enel Hak "söylemi bahane edilerek uzun muhakemelerden sonra zindana atıldı. Hapiste tam 11 yıl kalan Hallacı Mansur, kendisine yapılan bütün baskılara rağmen düşüncelerini değiştirmeyince idama mahküm edildi. Miladi 922 yılında çekildiği darağacında yaşananlar elem verici olduğu kadar Hak aşıkları için en müstesna bir aşk destanıdır : " Bugün yerin ve göğün cümle aşıklarının matem günüydü. Çünkü Mansur darağacına çıkarılmıştı. Sanki bülbül güle küsmüş, pervane muma yaklaşmaz olmuş, Mecnunlar Leylalarını unutmuştu. Çöllere tatlı bir akşam serinliği veren günbatımı yelleri bile esmez olmuş, her yer sonu gelmez hüzünlü akşamlara hazırlanır olmuştu.
Yere göğe sığmayan bu hüzün, ellerinde sıktıkları taşları Mansur'a atmak için yerinde duramayan kalabalığı hiç etkilemedi. Nitekim hepsi birden, sanki birisinden işaret almış gibi taş atmaya başladılar.
Taş yağmuru altındaki Mansur'un hali müthiş..Yüzüne, başına, gözüne çarpan taşlara aldırmıyor. Çehresinde can alıcı bir gülümseme. Sadece tebessüm etmekle yetiniyor. Birden hiç kimsenin beklemediği birşey oldu. Kalabalıktan birisi öne fırlayıp, elindeki gülü Hallacı Mansur'a fırlattı. Herkes taş kesilmiş gibi yerinde kalakalırken hazretin yüzündeki tebessüm kayboldu ve derinden bir ah etti.
Neden sonra halkın arasından çıkan bir yetkili darağacına doğru yürüdü. Mansur'un önüne gelince kan içindeki yüzüne bakmaktan utanıyormuş gibi gözlerini kaçırarak sordu:
- Söyle ya Mansur! Demin o kadar taş attılar sen tebessüm ettin. Dervişin biri geldi sana gül attı ah ettin. Nedir bunu hikmeti?
Hallacı Mansur'un yüzündeki acı kaybolmadı. Yine derinden bir ah çekerek:
- Taş atanlar beni bilmiyorlar, tanımıyorlar. Onun için halden anlamadılar. Halden anlayanın attığı bir gül bile beni incitti. Bu yüzden ah ettim, dedi.
Çünkü yıllar önce Cüneydi Bağdadi hazretleri Hak sırlarını faş etmemesi için onu uyarırken çok yakın bir arkadaşı da şöyle demişti:
- Kardeşim, sen bu kafayla gidersen bir gün gelir darağacına çıkarırlar. Sonra söylemedi deme.
Mansur gülerek arkadaşına bakmış şaka yollu sitem etmişti:
- O gün bana taş atanların arasında sen de olursun.
- Ben sana taş atmaya kıyamam Mansur, demişti arkadaşı,
- Önüne kadar gelir, bir gonca gül atarım.
......................

Üstad Necip Fazıl bu sahneyi ne güzel terennüm eder:

Mercan mercan, uçuk dudağında kan / İnci inci, soluk şakağında ter.
Ne baş yedi, ne kan içti bu meydan! / Bu meydan aşıktan canını ister.

Tatlıydı akrebin sana kıskacı, / Acıya acıda buldun ilacı ;
Diyordun, geldikçe üst üste acı: / Bir azap isterim bundan da beter.

Sana taş attılar, sen gülümsedin / Dervişin bir çiçek attı, inledin. /
Bağrımı delmeye taş yetmez dedin. / Halden anlayanın bir gülü yeter !..

20 Haziran 2011 Pazartesi

BİR ALLAHKULUNDAN DİNLEDİKLERİM-1

Rahmetli Necip Fazıl, mürşidi Abdülhakim-i Arvasi hazretlerinden işttiklerini biraz daha açarak " Tanrıkulundan Dinlediklerim" adlı kitabında toplamıştı.


Biz de karınca kaderince o büyük mürşitle aynı soydan gelen ancak tevazu ve şöhretten kaçmaktan olacak ismini vermek istemeyen alim ve fazıl bir zattan duyduklarımızı " Bir Allahkulundan Dinlediklerim" başlığı altında ve kendisinin affına sığınarak biraz açarak anlatmaya çalışacağız:




İşte ilk sözler:




" Ekmekle kitabı çöpe atan bir toplum olduk. Ekmekle kitabı çöpe atanlar sonunda kendileri de çöpe gitmeye mahkümdurlar "




Aslında hakkında uzun makaleler ve hatta kitaplar yazılabilecek bir konu.


Eskiden baştacı edilen iki değerin, ekmekle kitabın artık hor görülerek çöpe atılması.


Bu iki önemli nimeti kolay ele geçirdiğimizden ve bir eli yağda bir eli balda yaşadığımızdan mı nedir, nimetin yani ekmeğin kıymetini bilmiyoruz. Büyük şehrin sayısız çöp konteynerlerinde her gün tonlarca ekmek çöpe atılıyor. Tarladan soframıza gelene kadar dökülen nice alın terini hiç düşünmeden biraz bayatladı diye ekmeği çöpe atmaktan hiç çekinmiyoruz.


Aynı şekilde dini olsun olmasın eskiden büyük hürmet gösterilen kitaplar da okunsun okunmasın çöp tenekelerine tıkılıyor.


Okul çocukları sınıflarını geçince - devlet bedeva verdiğinden mi? - ilk iş olarak kitaplarını çöpçüye veriyor. Ve o kitaplar tek bir satırı değiştirilmeden tekrar aynen basılıyor.


Böylece gerek ekmek ve gerekse kitap israfından yüzlerce milyon lira çöpe gidiyor.


Bu derece saçıp savuran bir toplum iflah olur mu? İki yakası bir araya gelebilir mi? Herhalde üstadımızın dediği gibi kendisi de çöpe gider.

24 Mayıs 2011 Salı

TASAVVUFUN YÜKSELİŞİ

Milletimizin manevi kodlarında tasavvufun çok önemli bir yeri vardır. Aynı zamanda bir sevgi dini olan İslamiyetin ilahi aşkı işlemesini ele alan tasavvuf, ta Hallac Mansur'dan beri Müslüman Türklerin ilgisini çekmiş, tarihin geleceğe uzanan millenyumlarında dünyaca ünlü mutasavvıflar yetişmiştir.
Bu meyanda ilk Türk mutasavvıflar Horasan ve İç Asya'da ortaya çıkmış, Hoca Ahmet Yesevi'nin başını çektiği Alperenler bir yandan dinimizi sevgi yoluyla yaymaya çalışırken, bir yandan da başta Anadolu ve Rumeli olmak üzere fethedilen toprakların yurt edinilmesinde baş rol oynamışlardır.
Hoca Ahmet Yesevi'nin dergahında büyük bir ateş yaktığı söylenir. Ateşin içinden çektiği yanar haldeki dal parçalarını havaya fırlattığı ve seçmiş olduğu müridlerine bu ateşlerin gittiği yönleri izlemesini buyurmuştur.Havaya atılan dal parçaları yıldız yıldız dökülürken alperenlerin bu işaretleri takip ederek Anadolu'ya girmiş, Malazgirt'ten başlayarak ta Viyana kapılarına kadar yeni anayurdu ilmil ilmik örmüşlerdir.
Hacıbektaşi Veli, Hamidi Aksarayi, Emir Sultan, Hazreti Mevlana, Yunus emre, Hacıbayrami Veli,Akşamsettin gibi tasavvuf yıldızları Anadolu göklerindeki yıldızların yeryüzündeki izdüşümleri gibi bin yıldır ışımaya devam etmektedir.
Hal böyle olunca son asırda nice transformasyonlar geçirmesine rağmen milletimizin gönlündeki bu ışık hiçbir zaman sönmemiştir.Kökleri çok derinlerde olan bu çınar, kimi zaman yeni filizler vermekte, gizli açık nice tasavvuf erleri bir çerağ misali hem kendileri yanarken hem de ilahi aşka teşne gönülleri tutuşturmaya devam etmektedirler.
Günümüzde tasavvufun gönüllerimizdeki bu müstesna izlerini edebiyat sahasında da görebiliyoruz. Gerçekten de usta yazarlar tarafından kaleme alınan ve içinde zerre miktari tasavvuf bulunan eserler bile adeta kapışılmakta, en çok satanlar listesinde baş köşeye oturmaktadır.
Nitekim Elif Şafak'ın " Aşk romanı " ile başlayan bu çıkış, İskender Pala'nın " Kitab-ı Aşk " gibi denemeleri ile devam etmiş, Ahmet Ümit'in " Bab-ı Esrar " ve son olarak da Sinan Yağmur'un "Aşkın Gözyaşları " ile zirveye çıkmıştır.
Geçmişte sayısız " Evliya filmi " çekilmesine rağmen henüz " Çağrı filmi " gibi dünya çapında ses getiren bir film yapılamamıştır.Halbuki Hz.mevlana gibi bütün dünyanın tanıdığı ve ta Japonyalardan Konya'ya akın akın getirdiği bir büyük değer için bunu çoktan başarmalıydık.
Sonuç olarak İslamiyetin terörle eşdeğer tanıtılmak istendiği dünyanın paslı kulaklarına, İslamın bir sevgi dini olduğunu fısıldamak için tasavvufun öğretilerine her zamankinden çok ihtiyaç vardır.

15 Mayıs 2011 Pazar

AŞKIN YAKİN YOLLARINDA

Mecnun Leyla uğrunda aklını yele verip yani " Mecnun" olup çöllere düştükten sonra sevdiğini görünce onu tanımadı. Mecnun'u Leylasından bile geçiren neydi?
Kimdi Şemsi Tebrizi'yi yollara düşüren? Konya'da kör bir kuyuda son bulan ateş sadece Mevlana mıydı?
Ve darağacında Hallaç Mansur'u tebessüm ettiren. Üzerine taş yağdığında bile sabrettiren. Ancak dostlarından biri bir gül attığında ta ciğerinden ah ettiren kimdi?
Geçmişin o muhteşem gönül erleri buna" sır " diyorlardı. Her sevenin, her yakin sahibinin bir sırrı vardı. Bu sırrı faş etmek, açıklamak olmazdı, olabilmezdi. Hallaç Mansur birazcık açıklamak istedi, başından oldu.
İşte bu sır yakin mertebelerinin en üstünü olan Hakkal Yakin'di. Bu mertebeye seyr-i sülük denilen uzun ince bir yolu katetmekle yani çetin riyazetlerle ulaşılabilir derler. Ancak bazı gönül erleri Hakkal Yakin'e Hak vergisiyle bir çırpıda ulaşmışlardır.
Kimileri de Hak aşığı Yunus Emre'nin:
Tecelliden nasib ermiş kimine,
Kiminin maksudü bundan içerü.

dediği gibi yakin'i belkide yüreklerine hitap eden bir Kuran tilavetinde kendini tutamayıp " Allah " diye inlediğinde,
- Şemsi Tebrizi'nin şehadetini okurken onunla birlikte " Allah! " diye haykırdığında,
- Ve hatta içine işleyen bir türkü veya uzun hava ile, ney ve rebab sesiyle kalbinin tutuşmasında, göz pınarlarına hucüm eden göz yaşlarında bir nebze olsun yaşayabiliyorlar.
Hakkal yakinin bu zerre nisbeti bile öyle bir şeydir ki dille tarif etmek, anlatmak mümkün değildir. Ancak tatmak, yaşamak gerekir.
Biraz daha fazlası ise kaybolmaktır. Herşeyi geride bırakıp, ardında hiçbir iz bırakmadan yitip gitmektir.
Tıpkı bir zamanların Belh sultanu İbrahim Ethem gibi...

26 Nisan 2011 Salı

YAKİN YADA YAKINLIK

Arapça bir kelime olan " Yakin" ile Türkçe " Yakın" arasında şaşırtıcı bir benzerlik vardır.Çünkü bilmek, yakın olmak manalarına gelen yakin ile adı üstünde yakın arasında hemen hiçbir fark yoktur.
Aslında yakin'in kelime anlamından çok dereceleri, merhaleleri daha önemlidir. Yakin, yakın olmak anlamına geldiğine göre bu yakınlığın da bir derecesi olması gerekir.
İslam ve tasavvuf literatürüne göre yakin'in derecelerinde hemen hemen ortak bir fikir birliği vardır. Buna göre;
- Yakin'in birinci derecesi ilmel yakindir. İlmel yakin birşeyi ilim yoluyla bilmek, o şeye ilminin derecesi kadar yakın olunmasıdır.
-İkinci derecesi ise aynel yakindir. Aynel yakin bir şeyin görülerek, aynen müşahade edilerek anlaşılıp bilinmesidir ( Gözlem)
- Yakinde üçüncü ve son derece " Hakkal yakindir" . Hakkal yakin o şeyin bizzat içinde bulunularak bilinmesi tanınmasıdır.
Bu üç merhaleyi vereceğimiz şu örnekle açıklayabiliriz:
- Hayatında hiç kar görmemiş birisine karın nasıl yağdığını, rengini, soğukluğunu söz yada yazıyla anlatmak ilmel yakindir.
- Aynı kişiyi bir dağ başına götürerek uzaktan karın nasıl yağdığının, nasıl birşey olduğunun gösterilmesi aynel yakin,
- O kişinin karın içine itilerek rengini, kokusunu, bizzat yaşayarak anlaması ise Hakkal yakindir.
Yakinin veya başka bir deyişle yakın olmanın anlam ve derecelerini gördükten sonra onun gerçek anlam ve derecelerini aşk ve muhabbet yönünden ele almayı bir sonraki yazımıza bırakıyoruz.
Allah'a emanet olun. Hep sevgi içre kalın...

28 Şubat 2011 Pazartesi

BAŞLARKEN

Bismillahirahmanirrahim,

Dini ve tasavvufi sahada birşeyler söyleyebilmek için yetkin bir din alimi olmak gerektiğini iyi biliyorum. Aksi halde yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder misali faydadan çok zarar getirebileceğini de. Ancak hem emri maruf neyhi anil münker adına birşeyler söyleyebilmek, hem de şimdiye kadar " yan yanabildiğin kadar " olmaktan " yak yakabildiğin kadara" geçiş yapmak ve hem çerağ olup tutuşmak, hemde çerağa teşne gönülleri tutuşturabilmek için bu zorlu işe talip olduk. Sen de kimsin diyenlere aldırmamak ve tıpkı Yunus'un dediği gibi:
Çerağıma kastedenin Hak yandırsın çerağını... diye başını eğebilmek...
Görelim bakalım dostlar.
Gayret bizden tevfik Allah' tan...