10 Haziran 2012 Pazar


                   BİR ALLAHKULUNDAN DİNLEDİKLERİM- 9

                   İSLAM DÜNYASININ İKİ MÜHİM İHTİYACI

“Bulunduğumuz çağda İslam dünyasının iki mühim ihtiyacı çok sağlam bir evrensel hukuk ve ileri teknolojiye sahip olmaktır.”

…………………………………………………………………………………………………………………………..

            İçinde bulunduğumuz 21.yüzyılın ilk çeyreğinde İslam dünyasının en önemli iki ihtiyacı çok sağlam bir evrensel bir hukuk ve ileri teknolojiye sahip olmasıdır.
            Başlangıçta İslam ülkelerinde hukuk yok mu da böyle bir tespitte bulunuyorsunuz diye sorulabilir. Ancak son bir yüzyıldır İslam coğrafyasında yaşanan büyük transformasyonların ve değişimlerin meydana getirdiği istırabların başlıca sebebi uygulanabilen evrensel bir İslam Hukuku olmayışındandır. Burada şu yanlış anlaşılmasın: İslam hukuku peygamberimizin hak dini tebliğe başlamasından  bu yana hep varolmuştur ve temeli Kur’an’a , hadise ve icmayi ümmete dayanır. 1450 küsür yıllık İslam tarihinde çoğu zaman titizlikle uygulanan ve ve son olarak da Osmanlı asırlarında bütün varlığıyla kendini hissettiren İslam hukuku “ Mecelle” gibi bir hukuk şahikasının da temelini oluşturmuştur.
            Ancak geçen asrın başlarından beri İslam ülkelerinde hakim olan bu anlamdaki bir hukuk yoksunluğu çok büyük acılara neden olmuştur. Bir örmek vermek gerekirse mecelledeki bir hükme göre bir gemide 99 azılı katil yanında sadece bir masum varsa o gemi batırılamaz. Bu eşsiz hükme rağmen kendilerine radikal İslam adını veren kimi terör grupları 11 Eylül olayında olduğu gibi içinde müslüman, çoluk çocuk olup olduğuna aldırmadan binlerce kişinin ölümüne neden olmuşlardır. Halbuki bir söylentiye göre asıl hedefleri olan Yahudiler gelen gizli bir mesajla o gün işe gitmemişlerdi.
            İslam dünyasının diğer bir önemli ihtiyacı da çağdaş teknolojiye sahip olmak ve ileri teknoloji üretebilmektir. İslamın ilk emrinin “ Oku “olmasına ve sevgili peygamberimizin “ İlim Çinde bile olsa gidip alın” açık emrine rağmen İslam ülkeleri son asırlarda ilim ve teknolojide çok geride kalmışlardır.
            Sanayi devrimini kaçırmışlar, çağdaş bilim ve teknolojiye erişememişler, savaşacakları silahları bile düşmanlarından almak zorunda kalmışlardır.
            Son yıllarda biraz Türkiye, Malezya, İndonezya ve İran’da kıpırdanma gösteren bilim ve teknoloji hala Hristiyan batıdan çok geridedir. Mesela 2 milyar nüfusa ve sahip olduğu bunca doğal kaynağa rağmen İslam ülkelerinin hiçbirinde bir uçak gemisi yoktur. Halbuki Hristiyan batının en güçlü ülkesi A.B.D.’nin dünya denizlerinde dolaşan tam 12 tane uçak gemisi bulunmaktadır.
            Örnekler çoğaltılabilir ama gerçek buz gibi kendini hissettirmektedir. İslam dünyasının kabuğunu kırabilmesi için bu ikiönemli ihtiyacı bir an önce karşılamak zorundadır.



13 Mayıs 2012 Pazar

BİR ALLAHKULUNDAN DİNLEDİKLERİM-8 MEDENİYETİMİZİ ANLATABİLMEK İÇİN

"Medeniyetimizi bugünkü nesle layıkıyle anlatabilmek için şu  üç ilim dalında ihtisas sahibi olmalıdır: Dini İlimler, Medeniyet Tarihi ve Tasavvuf.."

.............................................................................


Bugünkü neslin talihsizliklerinden biri de 1400  yıllık medeniyetimizin layıkıyla anlatılmamış, tanıtılmamış olmasıdır.
Asrı saadetten günümüze kadar gelen İslam Medeniyeti ve bu medeniyet içinde yoğrulan Türk-İslam medeniyetinin yeni nesle anlatılmasında eksiklik nerede diye araştırdığımızda hemen insan faktörü göze çarpar. Başka bir deyişle böyle bir hazineyi açabilecek hazinedar olmadığından medeniyetimizin gerçek yüzü Ay'ın karanlık yüzü gibi hep geri planda kalmış, yeri bünyemize uymayan batı medeniyeti ile doldurulmaya  çalışılmıştır.

Tabiatıyla eski medeniyetimizin ruhumuza sinmiş manevi kökleri de yeterince kesilemediğinden tam batılı da olunamamış, " Arafta kalanlar" gibi ortada kalmış nesiller ortaya çıkmıştır.

Necip Fazıl'ın tanımlamasıyla " Hiç eskiyip pörsümeyen eskinin" bugünkü nesle layıkıyla anlatılıp aktarılabilmesi için en azından şu üç ilim dalında ihtisas sahibi olmak gerekmektedir :

- "Bir defa Asrı Saadetten Osmanlı'ya kadar medeniyet tarihimizi çok iyi bilmeli, dayanmış olduğu zemini ve iç dinamiklerini çok iyi tahlil etmiş olmalıdır.

- Bütün yönleriyle dinimizi çok iyi bilmeli; kelam, hadis, fıkıh gibi ilimlerde mütehassıs olmalıdır.

- Tasavvuf derinliği olmalıdır. Tasavvuf terbiyesi alınmadan insanların ruhuna hitap edilemez. Sevmeden başkasına sevmeyi öğretemezsiniz. En azından medeniyetimiz dayandığı çok önemli bir dinamik olduğu için tasavvufta derinleşmek gerekir.

Şimdilerde o muhteşem medeniyetimizi öğrenmeye teşne nesiller böyle anlatıcılara muhtaç..

3 Mayıs 2012 Perşembe

BİR ALLAHKULUNDAN DİNLEDİKLERİM - 7 TASAVVUFUN TEMELİ

" Tasavvufun temeli Allahü Tealâ'nın emir ve yasaklarına uymaktan ibarettir "

.............................................
Son zamanlarda yükselen değer olarak kabul edilen Tasavvuf hakkında yetkili yetkisiz, bilgili bilgisiz herkes birşeyler söylüyor. Özellikle tasavvufu işleyen çok satan birkaç romandan sonra sosyete kesimlerinde bile tasavvufla ilgilenmek adeta moda haline geliverdi. Bir bakıyorsunuz şimdiye kadar Allah'ın adını andığı pek görülmeyen birçok kimse, başka bir adı da " İlahi aşk " olan tasavvuf yolunda olduğunu söylüyor. Bu kötü birşey midir? Hayır..Daha önce Rabbimizi ancak çok zor bir duruma düştüğünde, sözgelişi şiddetli bir deprem anında hatırlayanların şimdi O'na aşkla bağlanmaktan bahsetmesinin neresi kötü olabilir? Hem o yüce Rabbimiz " Siz bir adım atın, ben on adımla mukabele edeyim" diye buyurmuyor mu? İnşallah şimdi O'nu  aşk derecesinde sevmekten söz eden bu insanlar O'nun emir ve yasaklarına da uymayı akıl edebilirler.

Çünkü tasavvuf yolunun temeli, kendisine yönelenlerin o yüce zatın yap dediklerini yapmak ve yasakladıklarından  kaçınmasına dayanır. Aksi takdirde ilahi aşk davasına kalkışanlara sorarlar: Bu nasıl bir sevgidir ki, O'nu dinlemiyorsun. Daha da ileri giderek O'na isyan ediyorsun. Hatta en kötüsü  " Bu çağda böyle şeyler olur mu?" diyerek inkara kalkışıyorsun. Böyle bir kimsenin sevgisi sahte değil de nedir?

Aslında bu yazdıklarımız uzun tasavvuf tarihi boyunca hep konuşulagelmiştir. Hz.Mevlana, Bestamli Beyazıt ve Cüneydi Bağdadi gibi İslam tasavvufunun en büyükleri başlangıçta zikrettiğimiz o temel esastan kıl kadar şaşmamışlardır.

Bu yolun en büyüklerinden olduğu şüphe götürmeyen Hallac-ı Mansur'un aslında bir yanlış anlama olan küçük bir hatası bu yolda başının gitmesine neden olmuştur.

Sözün kısası, tasavvuf uzun ince bir yoldur. Temeli de Allah'ın emir ve yasaklarına uymaktır.

16 Mart 2012 Cuma

GÜZEL ÖLÜM

Recaizade Mahmut Ekrem'e ait olduğu söylenen bir şiir vardır:
Hatırında mı doğduğun zamanlar / Sen ağlıyordun gülendi alem
Öyle bir hayat sür ki / Mevtin sana hande aleme matem.

Ölümün yüzü soğuktur.Hiç kimse bile bile ölmeyi düşünmez. Bilerek ya da başka bir deyişle aklını bir şekilde yitirdiği için kendi kendini öldürenlere de intihar etti denir ve Allah indinde büyük günahtır. Bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Ölüm bu kadar istenmeyen, hatta dünyada en çok korkulan olgu olmasına rağmen şiirde denildiği gibi bir insana mevti yani ölümü nasıl hande olabilir? O kadar ki ölen kişinin etrafındakiler, sevdikleri matem tutar ve hatta yana yakıla göz yaşı döküp, acı çekerken hayatını kaybeden, bu dünyadan ayrılan kişi nasıl sevinç duyup, düğün bayram yapabilir? Acaba ölümün dehşetiyle aklını mı yitirmiştir? O da etrafındakiler gibi " Eyvah! Eyvah! " deyip, ödü kopacağına ne yapacağını şaşırıp sevinmekte midir?
Bütün bu soruların cevabı yine şiirde saklı : Öyle bir hayat yaşa ki..İşte kendisine bahşedilen hayat içinde , özüne şah damarından daha yakın olan Allah'tan gafil olmayıp, her zaman O'nun yolunda olanlar ve dahası her kulda olması gereken, kulluğun olmazsa olmaz şartı olan Allah sevgisini çok daha ileriye taşıyanlar ve Yunus'un deyimiyle  "Tecelliden nasip ermiş kimine / Kiminin maksüdü bundan ileri " diyenler artık Emri Hak vaki olup dönülmez yollara gitmek zamanı gelince artık ölümden korkmazlar. " Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm / Ölümsüzlüğü tattık bize  ne yapsın ölüm? " diye düşünerek, Mevlana hazretleri gibi ölümü sevgiliye kavuşturan bir köprü ve ölüm gününü de vuslat günü olarak kabul ederler.Hani son nefesini vermeden başucuna gelip giden oğluna Hz. Mevlana'nın dediği gibi : " Git başını yastığa koy.  Sevenle sevilen arasında kıl kadar bir yol kalmıştır. Rahat bırak bizi " .
İşte bunlar için ölüm; aleme matem gibi görünse de düğün bayram olur, hande olur, güzel ölüm olur....




28 Ocak 2012 Cumartesi

AŞK ÇAĞLAYANLARI- 3

ŞEMSİ TEBRİZİ - 1

12.Asrın sonlarında İran Azerbaycanının başkanti Tebriz'de doğdu. Daha çocuk yaşlarında çok faklı halleriyle yaşıtlarından ayırd edilebiliyordu. Bu durumu yakından gören babası Melikdad Bin Ali tarafından  ilim öğrenmeye gönderildi. Ancak küçük Muhammed Şemsettin o kadar hızlı ilerliyordu ki Tebriz'deki alimler bu hıza yetişemez oldu. Genç yaşında o çağın ilim merkezi Şam ve Bağdat'a gitti. Zamanın ünlü alimlerinin rahlei tedrisinden geçti, sohbet halkalarında olgunlaşmaya başladı.

Ancak Muhammed Şemsettin'in içinde çok farklı bir ateş vardı. Devirdiği bunca kitap, öğrendiği bunca ilim bu ateşi söndüremiyordu. Mollalar hocalarının peşinde koştururken o kendini sahralara vuruyor, ruhunu sıkan kalabalıklardan uzaklaşmak, namını nişanını silmek ve yitip gitmek istiyordu.

Çok geçmeden fazla dayanamadı. Çok uzun yıllar sürecek ve kendisine " Şems-i Perende- Uçan Şems " denilmesine yol açacak o ünlü yürüyüşüne çıktı. Diyar diyar dolaşıyor, hiçbir yerde fazla kalmıyordu. Gittiği her yerde insanlar onun çok farklı biri olduğunu anlıyorlar ve hemen etrafında halka olmak istiyorlardı. Ancak o çevrelerde ünü yayılmış alimlerde, hatta büyük şeyh diye ortaya çıkanlarda bile gördüğü sığlık üzerine fazla dayanamıyor, hemen bir bahane bulup oradan uzaklaşıyordu.

Birgün bunlardan biri Şemsi Tebrizi'ye gölgeler aleminden bahsetmiş, ayın sudaki aksi gibi herşeyi ayan beyan gördüğünü söylemişti. Şems dudaklarında acı bir gülümseme:
- Ensende çıban yoksa sudaki aksi yerine ayın kendisine baksana.. diye adamı terslemişti.

İçindeki volkanla diyar diyar gezmeye devam eden Şems'in yolu birgün viranelik bir yere düşer. Gelin burdan sonrasını Şems'in kendisinden dinliyelim:

" Cilt cilt kitaplar...Aslında aşktan bahsediyor hepsi, sevgiden bahsediyor. Bir ömür verilmiş bunlara. Göz nuru harcanmış. Belki de göz yaşıyla yoğrulmuş. Hepsine şöyle bir baktım ben. Ancak hiç biri Horasan şehirlerinde rastladığım o deli kadar aşkı tarif edemedi bana. Onun kadar güzel anlatamadı. Yaşatamadı onun gibi.

Bir viranede rastladım ona. Üstü başı perişan, saçı sakalı birbirine karışmış, divanenin biriydi.Yanına yaklaşınca korktu benden. Kaçmak istedi. Ancak kendisine zarar vermeyeceğimi anlayınca durdu. Gözlerini dikip bana bakmaya başladı. Hal hatır sorma derken enikonu konuşmaya başladık. Konuştukça da adamın hiç de göründüğü gibi olmadığını anlıyordum. İçimden bir ses, deli bu mudur yoksa buna deli diyenler mi diye yankılanıyordu.

Bir ara söz geldi ilahi aşka dayandı. Herkes gibi ben de ona hala deli gözüyle baktığımdan olacak, biraz küçümsedim sözlerini. " Aşkı anlamak bu deliye mi kaldı? " diye düşündüm. Ancak öyle birşey söyledi ki kanım dondu birden. Tüylerim diken diken oldu. İçimden birşeyler koptu sanki. Damarlarımdaki kan çığlık çığlığa akmaya başladı.
- Bana aşktan mı sual ediyorsun?
diye sordu.
- Aşkı bilmediği mi sanıyorsun? Fakat nasıl bu hale geldiğimi hiç sormadın..Evet, dervişim...Ben niçin deli oldum sanıyorsun?

İşte o anda bütün bildiklerimden, yaşadıklarımdan utandım. Soluk soluğa ellerine sarıldım. Bir müddet karşılıklı ağlaşarak aşk üzre söyleşmeye devam ettik. Giderken şehre davet ettim onu. Bu eşsiz cehveri insanların arasına çekmek istedim. Ancak o hemen reddetti bunu :
- Sus ne olur..dedi bana..
- Burada rahatım ben. Canımı iste de bunu isteme benden. Orada nice zahidler ve abitler vardır. Onların arasında yapamam ben. Hem sende bilirsin ki " Aşıkların bidayeti, abitlerin nihayetidir..."

23 Ocak 2012 Pazartesi

BİR ALLAH KULUNDAN DİNLEDİKLERİM-6

   " Dünya malına önem vermemek deyince.."

     Gerek ayeti kerimeler ve gerekse hadisi şeriflerde çok sıkı vurgulanan bir öğüt olan dünya malına değil ahirete önem vermek; tarih boyunca kimilerince hep yanlış anlaşılmış ve yanlış değerlendirilmiştir. Dünya malına önem vermemek deyince dünyadan elini eteğini çekmek, çalışıp kazanmayı hor görmek ve hiç durmadan ibadet etmek anlaşılmıştır.

     Bu gibi kimselerin yanlış anlamaları ve bunu bir dini kural olarak kabul ettirmeleri yüzünden İslam memleketleri geri kalmış, dünyanın zenginliği Hristiyan batıya akmış, batı bu sayede ilim ve teknolojide çok ileri gitmiştir.

  Halbuki ne ayeti kerimede, ne de hadisi şeriflerde böyle birşey emredilmemiştir. Burada bildirilen haram ve mekruhlardır. Yani dünya malının haram ve mekruhlardan değil helal yoldan kazanılmasıdır.

   Bu bakımdan hayatını alın ve teri göz nuru dökerek kazananlar başta asrı saadet olmak üzere her zaman baş tacı edilmişlerdir. Resulullah efendimiz bir gün hurma bahçesinde durmadan çalışan bir işçinin ellerini görmek istemiş, sonra da bu kocaman nasırlı elleri tutup öpmüştür. Resulullah " Bir kişi için en helal kazanç kendi elinin kazancıdır " diye buyurmuştur.

   Kulluğun temeli helal yeme, haramlardan kaçma üzerine bina edilmiştir. Allah'a giden yolun 10/9'u helal kazanıp helal yeme üzerindedir. 10/1 ise ibadetlerdir. Üstelik bu 10/1'in kabul edilmesi de helal yemeye, haramlardan kaçmaya bağlıdır.

   Öyle ibadet eden kimseler vardır ki, bunlar hiç durmadan ibadet eder ve sonra semaya ellerini kaldırıp dua ederler.Halbuki bu kimselerin yediği haram, giydiği haramdır. Hiç bunların ettiği dua kabul edilir mi?

   Büyüklerden biri bilmiyerek şüpheli bir et yemiş ve sonradan bunu öğrenince kırk gün boyunca et yemeyerek farkında olmadan yediği bu şüphelinin zararından kurtulmaya çalışmıştır.

   Bir müslümanın helalinden çok mal ve para kazanması kötü değil bilakis çok iyi birşeydir. Hadisi şerifde buyruldu ki " Ahir zamanda mal müminin silahı olacaktır"

   Bu nedenle inançlı bir kimsenin meşru yollardan, haramdan kaçarak zengin olmasında bir mahzur yoktur. Farz olan ibadetlerini yerine getirmesi ve elinden geldiğince emri maruf, neyhi anil münker yani iyiliği emretmek, kötülükten sakındırması şartıyla bütün mesaisini işi için harcayabilecektir.

   Hatta o kadar ki " Bir müslüman kendisinin ya da bir başkasının malına bir zarar göreceğini görse kılmakta olduğu namazını bozabilir " Namazı kasten bozmak  günahtır. Yoksa helal yoldan kazandığı bir malın çalınmasına, zayi olmasına ses çıkarmamak değil...

10 Ocak 2012 Salı

BİR ALLAHKULUNDAN DİNLEDİKLERİM- 5

" Bir işte fani olmadıkça o işten hayır gelmez "

Fani kelime anlamı olarak ölümlü, sonlu anlamına gelir. Geçici olmak anlamında da kullanılır. Zıt anlamı Baki'dir. Esma-i Hüsna'dan olan Baki; sonu olmayan, ebedi anlamına gelir ve Allahü Teala'nın isimlerindendir.

Ancak konumuz iş yapmak, beceri sahibi olmak olunca fani kavramı çok değişik bir anlam kazanır. Bu anlamları kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür:

- Kişi işinde fani olmuştur.Yani yaptığı işle o derece özdeşleşmiştir ki bir ölüm kalım meselesi olarak görmekte ve hayatının yegane gayesi olarak kabul etmektedir. Böylece yaptığı işte en iyi olması ve zirve yapması mümkün hale gelmiştir.

Tabii bu hiçbir zaman dünyayı ahirete tercih etmesi anlamına gelmez. Sadece helal dairesinde yapmış olduğu işinde en iyisi olma, en iyi hizmeti verme manasındadır.

- İşinde fani olan kişi Hazreti Peygamber'in  (S.A.V.) " Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışın ve yarın ölcekmiş gibi ibadet edin" hadisi şerifine uygun hareket etmektedir. Yani fani olan dünyada mesleğinde en iyi olmaya gayret ederken ahireti de unutmamakta, yarın ölecekmiş gibi kulluğuna devam etmektedir.

İşinde fani olmak kötüler ve inançsızlar için de doğrudur. Batıl davasına körü körüne sadık ve onun için canını bile vermekten çekinmeyen bu tip insanlar işlerinde fani oldukları için ergeç zafere ulaşırlar.

Buna karşılık " Hak yolunda " olduğunu söyleyip de işini baştan savma yapıp gevşeklik gösterenler işinde fani olan batıl karşısında hezimete uğramaktan kurtulamazlar.

İslam Dünyasının son üç asırdır yaşadıklarında gerçek neden zaten bu değil midir?