Konya
yolu üzerinde büyükçe bir kervansaray..Gündüzleri ekseriya boş olan bina şimdi
hınca hınç dolu. Bütün bir gün yol tepen yolcular bir iyice dinlenme
derdindeler. Yer varmış yokmuş kimin umurunda? Yerdeki hasırın üzerine kıvrılıp
yatan yatana..Kimileri uyuyor kimileri de avluda açık havada, yıldızların
altında sohbet eden Yunus Emre’nin halkasına katılmaya gidiyordu. Zaten bu
sıralarda bütün Anadolu Konya’da Mevlana Hüdavendigâr’la, Eskişehir’deki Yunus
Emre’nin etrafında halka halkalar..
Aşk
üzerine konuşuyordu Yunus Emre. Sohbeti sevgi üzerineydi:
-
Bu dünya sevgi üzerine kurulmuştur yarenler.. diyordu.
-
Sevgilerin kaynağı birdir. Çağıl çağıl akan sular birgün denize kavuşur.
Denizde dinginliğe ulaşır. Senin, benim, onun, hepimizin sevgileri bir ırmak
olur, bir havuzda toplanır. O derya ilahi aşk havuzudur. Bu havuz öyle bir
havuzdur ki suyu süt gibi aktır, kokusu miskü amber gibidir. Onun için içimizi
dışımızı temizleyelim yarenler. Böyle bir havuzda buluşmak istiyorsak
temizleyelim.
Bu
sırada halkanın dışında oturan iki kişi vardı. Birisi sanki sohbeti dinlemiyor
gibiydi ama işittiklerinden büyük bir zevk aldığı her halinden belliydi. Ara
sıra Yunus Emre’nin yüzüne bakıyor ve zaman zaman gözleri karşılaşıyordu. Yunus
dahi onda bir başkalık sezmişti. Karşıda öylesine sessiz duruşu bile Yunus’a
heyecan veriyordu.
Diğer
adam ise çok tuhaf birisiydi. Bacak bacak üzerine atmış, bulutlu gözlerle
Yunus’a bakıyor, bir eliyle de sık kara sakalını sıvazlıyordu. Yüzünde belirgin
bir kızgınlık vardı. Ya Yunus’a kızıyordu, ya da etrafında halka olanlara..
Yunus
tekrar söze başlamıştı ki adamın birdenbire yerinden fırladığı görüldü. Halkaya
doğru iki adım atarak:
-Yeter
be!
Diye
gürledi.
-
Aşk..Aşk..Aşk…Başka lâf bilmez misin sen?
Halkadakiler
şaşırdı, Yunus Emre şaşırdı, haklanın dışındaki diğer adam şaşırdı.
Duyduklarına inanamamış gibi şaşkın şaşkın adama bakıyorlardı. Adam bağırmasına
devam ediyordu:
-
Sabah kalktı aşk, akşam yattı aşk..Bu aşk dediğin nedir senin? Yenir mi ki?
Yunus
adama bir hoş baktı. Yüzünde kızgınlıktan hiçbir eser yoktu. Yalnızca derin bir
acıma hissi okunuyordu. Evet, Yunus Emre bu adama acıyordu.
Dudakları
kıpırdamaya başladı birden. Bütün canlılar kulak kesilmişti. Cansızlar
dinlemedeydi. Yunus Emre bir şiir okuyordu şimdi:
İştin
ey yarenler, aşk bir güneşe benzer
Aşkı
olmayan gönül, misali taşa benzer
Taş
gönülde ne biter, dilinde ağu tüter
Nice
yumuşak söylese, sözü savaşa benzer.
Aşkı
var gönül yanar, yumuşar muma döner
Taş
gönüller kararmış, sarp katı kışa benzer.
Ol
sultan kapusunda, hazreti tapusunda
Aşıkların
yıldızı her dem çavuşa benzer.
Geç
Yunus endişeden, gerekse bin bişeden
Ere
aşk gerek, evvel ondan dervişe benzer.
Yunus
susmuştu şimdi. Şiir okuması sona ermişti. Yunus söylerken sık kara sakallı
adamın yüzü görülmeye değerdi. Hiddetten kararmış, birbirine karışmış yüzünde
tuhaf bir şaşkınlık izleri belirmiş, sonra utançla kızarmış, en sonunda da sakallarına
kadar inen göz yaşlarıyla ağlamaklı olmuştu.
Bu
halde ne kadar kaldı bilinmez, gelip Yunus’un ellerine sarılmış, bağışlanma
talep etmişti. Yunus yüzünde o hiç eksilmeyen o hoş tebessüm, tutmuş adamı
omuzlarından kaldırmış,
-
Öyleyse otur da dinle, demişti.
-
Aşk üzre diyeceklerim henüz bitmedi.
Sohbet
halkasına biri daha katılmıştı şimdi. Can kulağıyla Yunus Emre’yi dinliyordu.
Gözlerinde o kötü izler yoktu. Sevgiyle bakıyordu çünkü.
Derken
başından beri dışarıda duran derviş de halkaya dahil oldu. Gözlerini yummuş,
Yunus’un sözlerini derin bir vecd içinde dinliyordu.
Ömür
biter Yunus’da söz bitmezdi ama vakit bir hayli geç olmuş, halkada dervişten
başka kimse kalmamıştı. Herkes birer birer sessizce kalkarak uyumaya gitmişti. Yunus
herkesin uzaklaştığını görünce dervişe döndü. Hoş bir tebessümle:
-
Yolunuz Konya’ya mı kardeş?
diye
sordu. Şimdiye kadar Şems’e nereden
geldiğini çok sormuşlardı. Hatta her şeye rağmen bir sır gibi sakladığı
istikametini soran da çıkmıştı ama hiç kimse gerçeği tahmin bile edememişti.
-
Evet kardeş..
-
Niyetimiz öyle..Kısmet olursa oraya da ulaşırız..
Yunus
sanki içini okuyordu. Kime gittiğini, kimin işin yollara düştüğünü biliyor
gibiydi.
-
Huzura varınca bizden selam söyleyin Hüdavendigâr’a. Onun görklü nazarı
kalbimiz aynasıdır.
-
Başım üzre..Hele o güneşin ışıkları bir düşsün üzerimize de..
Bir
an durup birbirlerine baktılar. Her
ikisi de o kısacık sürede neler düşündü neler..Şemsi Tebrizi “ İşte aradığın
gerçek Hak eri..” geçirdi içinden. Sanki yıllardır süren uzun yürüyüşün
bittiğini hissediyordu. Bir an koşup ellerine sarılmayı, ona tabi olmayı
düşündü. Ancak birden o söz geldi aklına: “ Her zamanın bir Muhammedi vardır.
Bu zamanın Muhammedi de Hazreti Mevlâna’dır. “ Bu söz değil miydi ona rehber olan.
Bu söz değil miydi bunca tozu yutturan ve yıllardır diyar diyar gezdiren..Hem
O’da fark etmişti bunu. Yolların Konya’ya bağlandığını anlamıştı.
Yunus’a
gelince bir tuhaf olmuştu şimdi. Bu nasıl bir kimseydi böyle? İnsana bir nazar
ediyor ve alıp alıp götürüyordu. O da bir an her şeyi terk etmeyi ve bu garip
adamın peşine takılmayı düşündü. “ Ayağının tozu olsam yeter bana “ diye
geçirdi içinden. Ancak neden sonra vaz geçti. Bu kutlu yürüyüşe ayak bağı
olmaktan korktu. Her ikisi de kararlarını vermişlerdi. Yavaşça ayağa kalktılar
ve kolkola girerek dışarı çıktılar.
Kervansarayın
geniş avlusunda iki gölge vardı şimdi.
Yıldızlı gök altında derin bir sohbete dalmışlardı. Handa herkes uyuduğundan
kimse onları duymuyordu ama sanki bütün gök ehli oraya toplanmış gibiydi. Halka
halka olmuşlar ve iki gerçek Hak erini dinliyorlardı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder