28 Ocak 2013 Pazartesi


                       BİR ALLAH KULUNDAN DİNLEDİKLERİM : 12


                                EMANETİ EHLİNE VERMEK…



            Emanetin ehline verilmesi dinimizde çok önemlidir. Makam ve mevkilerin ehline yani liyakatlı olana değil de onu hak etmediği halde amca- dayı marifetiyle yani amiyane deyimle torpille dağıtılması dinimizde şiddetle zemmedilmiştir.
            Bu her şeyden önce emanete hıyanet sayılır. Emanete hıyanet edenin dini olmaz. Ahdine vefa etmeyenin imanı olmaz.  
            Bütün bunlar bilindiği halde ülkemizde maalesef makam ve mevkiler çoğu defa liyakate göre değil “ Siyasi yakınlığa – adamı oluşuna göre “ dağıtılmakta yani argo tabirle torpil işlemektedir. Üstelik bu partiden partiye göre pek değişmemekte, her devirde geçer akçe olmaktadır.
            Halbuki dinimizin olduğu kadar modern idare prensiplerinin de şaşmaz bir kaidesi vardır :
            İşler ehline yani onu bilene verilmeli, makam ve mevkiler yetenek ve liyakate göre dağıtılmalıdır. Aksi halde kaş yapayım derken göz çıkarılacak, ehil olmayan, liyakatten yoksun insanlar işleri berbat edecektir.
            Ecdadımız bu gerçeğin bilincinde olduğu için işi ehline vermeye çok önem vermiştir. Daha sonraları bu giderek gevşese de, mesela Fatih zamanında top dökmek için her şeyden önce ehliyet ve liyakat aranarak bir Hristiyan olan Macar Urban’a verilmiştir.
            Hele hele cahile makam mevki vermek kadar yanlış bir iş yoktur. Çünkü bu cahillere dünyayı bağışlasanız gözü doymaz, başka bir dünya daha ister. Bunları doyurmak mümkün değildir. “ Böylelerinin gözünü ancak bir avuç toprak doyurur.” buyrulmuştur.
            

27 Ocak 2013 Pazar


  Aşk çağlayanları 

     Şemsi Tebrizi- 2 :

 Bir garip çoban

Şemsi tebrizi-2- Bir garip çoban
Şemsi Tebrizi’nin yönü artık belli olmuştu. Bütün yollar onu Konya’ya,“Bir sohbetine başım feda olsun “ dediği Mevlâna’ya bağlıyordu.

...

Anadolu’nun yolu da, tozu da tükenmez derler. Şemsi Tebrizi günlerdir yollardaydı. Ara sıra, bir iki günlüğüne mola verdiği kervansaraylar olmasa yirmi dört saati yolculuk halinde geçiyor denilebilirdi. Yorgunluğu falan çoktan boşvermişti. Hedefine kilitlenmişti ya bir defa, başka hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Yolundan alıkoyarlar diye pek kimseyle görüşmüyor, halinde bir başkalık sezenleri uygun bir cevapla sorduğuna soracağına pişman ediyordu. Öyle ya, içindeki eşsiz cevherin farkına varanlar hemencecik eteğine yapışıyor, kalıp sohbet etmesi için elinden geleni ardına koymuyorlardı.

Bugün yine sabahtan beri yürümüştü. Uçsuz bucaksız İç Anadolu stepleri biteviye uzanıp gidiyor, insana sonsuzmuş hissini veriyordu. Tam küçük bir dere kenarında mola verecekti ki uzaklardan gelen yanık bir kaval sesi geldi kulağına. Ses o kadar etkileyiciydi ki Şemsi Tebrizi adımlarını sıklaştırdı. Kendi kendine:

-Belli ki içinden yanık fukara..

diye mırıldandı kendi kendine

-Kaval inim inim inliyor sanki..

Yaklaştıkça ses bir daha yanıklaştı, iniltisi bir daha belirginleşti. Şems’in yüreği kıpır kıpırdı şimdi. Aynı kaval gibi yanıklaşmış, onun gibi inildemeye başlamıştı. Tıpkı çok uzaklardaki dostunun “ ney “ için söylediklerini dillendiriyor gibiydi:

Dinle neyden, bak neleri anar / Ayrılıklardan dert yanar

Derken birden sustu kaval. Durgun suya atılan ince bir taş gibi iniltili melodileri esen yele karıştı ve uzaklara, çok uzaklara doğru yayıldı gitti.

Kavalın sahibi genç bir çobandı. Şems’in kendisine doğru geldiğini görünce kavalı üflemeyi bırakıp merakla dervişi izlemeye başlamıştı. Aslında yabancılara karşı pek haşin olan Kangal cinsi köpeği de son derece sakindi şimdi. Sanki gelenin herhangi biri olmadığını anlamış gibiydi.

Şems çobana birkaç adım kala durdu. Selam verdi. Çoban selama karşılık verdi ve ne yapacağını şaşırmış gibi bir süre olduğu yerde kalakaldı. Neden sonra yerinden fırlayıp bir koyun postu kaptı ve yere yayarak:

-Buyur derviş baba, otur..

dedi mahçup bir tebessümle.

-Kusura bakma. Çobanlığıma say.

Şems’e kalsa oracıkta, çimenlerin çökecekti ama çobanı üzmemek için yere yayılan postun üzerine oturdu.,

-Allah razı olsun kardeş,

diye dua etti

-Bu bile çok bize. Gam çekme sen..

Çoban öylece durmuş Şems’in yüzüne bakıyordu. Bu yüzde bir başkalık olduğunu ta uzaklardan sezmişti. Belki de uzun bir süredir aradığı insan buydu. Daha önce birçok kimse misafiri olmuştu ama hiçbirisi buna benzemiyordu. Ne diyeceğini, nasıl diyeceğini bilemiyordu ama bir yerden başlamaya karar verdi:

-Uzaklardan mı geliyorsun derviş baba?

diye soruverdi. Şems uzaklara dalıp gitmişti:

-Uzaklardan..

diye mırıldandı dalgın dalgın

-Çok uzaklardan..Altmış yıllık bir yoldan geliyorum.

Garip Çoban hiçbirşey anlamamıştı ama birden Şems’in aç olabileceğini hatırladı. Hızla yerinden kalktı ve erzak torbasının yanına gitti. Kısa bir süre sonra nesi var nesi yok Şems’in önüne dökmüştü.

-Bağışla derviş baba,

dedi yine mahçup mahçup

-Soğuk ayran ve çökelekten başka bir şeyim yok. Biraz da ekmek işte...

-Daha ne olsun,

diye konuştu Şems

-Yüreğin var ya. O her şeye yeter de artar bile..

Garip Çoban birden sarsıla sarsıla, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Koca adam bir çocuk gibiydi şimdi. Gözlerinden sicim gibi yaş boşanıyordu. Şems uzun bir süre karışmadı, sakinleşmesini bekledi. Hıçkırıkları kesilir kesilmez elini omuzuna attı:

-Gel ekmeği birlikte yiyelim,

dedi

-Bir yandan da konuşuruz.

Ve çoban anlatmaya başladı. Yıllardır bir kor gibi yanan yüreğinden söz ediyordu. Sözlerinin bir yerinde:

-Şimdiye kadar bunları kimseye anlatmadım derviş baba..

diye itiraf etti.

-Çünkü hiçbirinde yüreğimi tutuşturacak o kıvılcımı göremedim. Fakat seni görünce, aradığımı buldum dedim kendi kendime. İşte aradığın kıvılcım garip çoban..Yan yanabildiğin kadar..

Şems hoş bir tebessümle çobanın yüzüne baktı. Garip Çoban sarsıldı birden. Derin bir cezbeye kapılıp kendini kaybeder gibi oldu.

-Dinle beni kardeş, diye araya girdi Şems. Çoban derin bir rüyadan uyanır gibi silkinip kendine geldi.

-Daha uzaktan, kavalın sesini duyar duyar duymaz anlamıştım. Zira yüreğinden kor gibi yanmayan kavalı böyle konuşturamaz. Ne mutlu sana ki, o aleti üflerken sanki bütün yeri göğü dillendiriyor gibisin. Yüreğinle çalıyorsun sen. Yüreğini konuşturuyorsun. Kıvılcım aramana gerek yok ki. Senin çerağın çoktan tutuşmuş haberin yok.

Şems bir an susup çobanın yüzüne baktı. Derin bir vecd içinde kendisini dinliyordu.

-Bununla birlikte aşıklar yolu dikenli, uzun ince bir yoldur. Nice nice tuzaklarla doludur.

Ve Şems uzun uzun anlattı. Belki de şimdiye kadar çok az kimseye açtığı Hak sırlarından söz etti. Buzları çatlatan bir kardelen çiçeği gibi bozkırın bağrından çıkan bu cevhere ne bildiyse nakletti.

Güneş yavaş yavaş batı ufkunda alçalırken Şems yola çıkma vaktinin gelip de geçtiğine karar vermişti. Birlikte dere kenarına inip abdest tazelediler. Sonra Şems imam oldu ikindi namazını kıldılar. Şems yola düzülmeden önce:

- Ardımdan son bir kez daha kaval çalar mısın kardeş?

diye sordu. Çobanın gözleri dolmuştu. Titrek bir sesle:

-Nasıl çalmam derviş baba? Var sağlıcakla git. Bu garip çobanı da hatırından çıkarma.

Garip Çoban Şems dereyi geçene kadar çalmaya devam etti. Sonra birden aklına bir şey gelmiş gibi duraladı. Kavalı bırakıp Şems’in arkasından koşmaya başladı. Şems kavalın sustuğunu görünce arkasına baktı. Bir de ne görsün? Garip Çoban derenin üzerinden uçarcasına kendisine doğru gelmiyor mu? Aynen bir çimenlikte koşuyormuş gibi adımlıyordu dereyi..Su üstünde yürüyor ama suya batmıyordu. Bir solukta Şems’in yanına gelip:

-Şu meseleyi anlamadım derviş baba, diye inledi.

-Son bir defa daha anlatır mısın?

Bir yandan da Şems’in ellerine sarılmış, öpmeye çalışıyordu. Şems ellerini kurtarıp, iki omuzundan tutup çobanı kaldırdı ve ta gözlerinin içine bakarak:

-Senin hiçbir şeye ihtiyacın yok kardeş...

dedi gülümseyerek...

-Çerağ sensin artık. Tutuşmak için nice yürek seni bekliyor. Bugüne kadar yanıp durdun.Şimdi var git, yak yakabildiğin kadar...

                                 BİR ALLAH KULUNDAN DİNLEDİKLERİM – 11
                       


                                   EZAN ÜZERİNE..


                                 “ Ezan minareye çıkılarak çıplak ağızla  okunur “






               …………………………………………


            Son asırda çok yayılan bidatlardan birisi de ezanın yüksak minarelere takılan bir hatta birkaç hoparlörden sesin sonuna kadar açılarak okunmasıdır. Efdal olanın, güzel olanın minareye çıkılarak hoparlörsüz, çıplak sesle okumak olmasına rağmen zamanınızda müezzinlerin hemen hepsi minareye çıkmadan caminin içinden ezan okumaktadır. Çok münferit  de olsa bazı müezzinlerin teypten ezan okuttuğu bile olmuştur. Hatta bunlardan biri teybi ayarlayarak ezanı okutmaya başlamış, Ancak araya sehven müzik kaydının girmesi nedeniyle çok nahoş bir durum yaşanmıştır.
            Şu bilinmelidir ki ezanı herkesin duyması şart değildir. Zamanımızda şehirlerin çok büyüdüğü, camiye uzak semtlerde ezanın duyulmadığı, hele hele çıplak ağızla okunan ezanın hiç duyulmayacağı söylenebilir. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi ezanı yediden yetmişe herkesin duyması icab etmez. Ezanda gözü olanın namazın saat kaçta kılınacağını bilmemesi düşünülemez. Bugün herkesin kolunda, masasında veya duvarında birkaç tane saat olduğuna göre “Ezanı duyamadığımdan namazım kazaya kaldı” demesi inandırıcı değildir. Günümüzde ilginç bir çelişki de hoparlörler sayesinde ezanın her köşede çınlamasına rağmen çoğu camilerde vakit namazın bir-iki safla kılınmasıdır.
            Fıkıh kitaplarımızda camide başkasının farz namazını şaşırtmamak için sesli Kur’an okumanın bile mekruh olduğu yazılıdır. Durum böyleyken bin yıldır minarelere çıkılarak çıplak ağızla okunan ezan sesinin ruhlara verdiği huşuyu bangır bangır çınlayan hoparlörle bozmak doğru değildir.
            Bununla birlikte başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerimizdeki merkezi camilerden güzel sesli müezzinlerin hoparlörden ezan okuması iyi  olur.
            Medyadan öğrendiğimize göre bu şekilde okunan ezanı duyan birçok gayrimüslim imanla şereflenmiştir.
            Ancak sesi güzel olmayan bir müezzinin sonuna kadar açılmış bir hoparlörle okuyacağı ezanın böyle bir tesir bırakmak şöyle dursun tam aksine itici olacağı açıktır.
            Sözün özü, her şeyin aslı esastır ve her şey sonunda aslına rücü eder.

13 Ocak 2013 Pazar


                                  BİR ALLAH KULUNDAN DİNLEDİKLERİM- 10

            

                              HEDİYELEŞMEK MÜSTEHAB, RÜŞVET HARAMDIR



                             

                                   “Sen Ömer’in kızı olmasaydın o hediyeleri verirler miydi?


            ………………………………………………..


            Hediyeleşmek dinimizde helal kabul edilen ve yapılması müstehab olan davranışlardandır. Hadisi şeriflerde hediyeleşmek övülmüş, müminlerin birbirine hediye alıp vererek aralarındaki muhabbeti arttırmaları buyrulmuştur.
            Ancak burada önemli olan hediyeleşmenin bir çıkar hesabına dayanmaması, hele hele rüşvete hiç benzememesidir. Özellikle devlet makamlarında işimizi gördürmek için pahalı hediyeler götürülmesi bu cümledendir. Bir makama giderken o memleketin meşhur bir ürününden az miktarda götürmek rüşvet olmaz. Ancak bunun devamlı hale getirilmesi ve hele hele pahalı hediyeler sunulması hiçbir şekilde uygun değildir.
            İslam tarihinde adaletin zirvesi olan Hazreti Ömer’in kızlarına Bizans elçisi tarafından öyle fazla değerli olmayan hediyeler getirilmiş. Hazreti Ömer (R.A) bunları görünce “ Eğer siz Ömer’in kızları olmasaydınız bu hediyeleri size getirirler miydi?”  diyerek kızlarına hediyeleri iade etmelerini istemiştir. 
            Aynı şekilde Hazreti Ömer bir ilin valiliğine atadığı büyük sahabi Ebu Hureyye’ye önemli miktarda hediyeler sunulduğunu, hazretin de bunları kabul ettiğini işitince hemen valilikten azlederek Medine’ye dönmesini emretmiş, mezkür hediyelerin de Beytülmale verilmesini sağlamıştır.
            Gerçekten de sokaktaki adama hiç kimse hediye vermez. Bir makamda bulunuyorsak bize verilen hediyeler bir beklenti karşılığı olabilir. Rüşvet denilen bataklığa saplanmamak için bunlardan uzak durulmalıdır.
            Bu arada miladi yılbaşlarında alınıp verilen hediyelerden de bahsetmek icab eder : Eğer bir kişi arkadaşlarıyla veya aile üyeleriyle aralarındaki muhabbeti arttırmak için hediye alıp veriyorsa bu makul karşılanabilir. Ancak Hristiyanların Noel bayramının bir uzantısı olan yılbaşını kutlamak niyetiyle yapıyorsa bu hiçbir şekilde caiz değildir. Bir başka dinin bayramına iştirak etmek olur ki mimini nereye sürükleyeceği bellidir.