ŞEMSİ TEBRİZİ - 1
12.Asrın sonlarında İran Azerbaycanının başkanti Tebriz'de doğdu. Daha çocuk yaşlarında çok faklı halleriyle yaşıtlarından ayırd edilebiliyordu. Bu durumu yakından gören babası Melikdad Bin Ali tarafından ilim öğrenmeye gönderildi. Ancak küçük Muhammed Şemsettin o kadar hızlı ilerliyordu ki Tebriz'deki alimler bu hıza yetişemez oldu. Genç yaşında o çağın ilim merkezi Şam ve Bağdat'a gitti. Zamanın ünlü alimlerinin rahlei tedrisinden geçti, sohbet halkalarında olgunlaşmaya başladı.
Ancak Muhammed Şemsettin'in içinde çok farklı bir ateş vardı. Devirdiği bunca kitap, öğrendiği bunca ilim bu ateşi söndüremiyordu. Mollalar hocalarının peşinde koştururken o kendini sahralara vuruyor, ruhunu sıkan kalabalıklardan uzaklaşmak, namını nişanını silmek ve yitip gitmek istiyordu.
Çok geçmeden fazla dayanamadı. Çok uzun yıllar sürecek ve kendisine " Şems-i Perende- Uçan Şems " denilmesine yol açacak o ünlü yürüyüşüne çıktı. Diyar diyar dolaşıyor, hiçbir yerde fazla kalmıyordu. Gittiği her yerde insanlar onun çok farklı biri olduğunu anlıyorlar ve hemen etrafında halka olmak istiyorlardı. Ancak o çevrelerde ünü yayılmış alimlerde, hatta büyük şeyh diye ortaya çıkanlarda bile gördüğü sığlık üzerine fazla dayanamıyor, hemen bir bahane bulup oradan uzaklaşıyordu.
Birgün bunlardan biri Şemsi Tebrizi'ye gölgeler aleminden bahsetmiş, ayın sudaki aksi gibi herşeyi ayan beyan gördüğünü söylemişti. Şems dudaklarında acı bir gülümseme:
- Ensende çıban yoksa sudaki aksi yerine ayın kendisine baksana.. diye adamı terslemişti.
İçindeki volkanla diyar diyar gezmeye devam eden Şems'in yolu birgün viranelik bir yere düşer. Gelin burdan sonrasını Şems'in kendisinden dinliyelim:
" Cilt cilt kitaplar...Aslında aşktan bahsediyor hepsi, sevgiden bahsediyor. Bir ömür verilmiş bunlara. Göz nuru harcanmış. Belki de göz yaşıyla yoğrulmuş. Hepsine şöyle bir baktım ben. Ancak hiç biri Horasan şehirlerinde rastladığım o deli kadar aşkı tarif edemedi bana. Onun kadar güzel anlatamadı. Yaşatamadı onun gibi.
Bir viranede rastladım ona. Üstü başı perişan, saçı sakalı birbirine karışmış, divanenin biriydi.Yanına yaklaşınca korktu benden. Kaçmak istedi. Ancak kendisine zarar vermeyeceğimi anlayınca durdu. Gözlerini dikip bana bakmaya başladı. Hal hatır sorma derken enikonu konuşmaya başladık. Konuştukça da adamın hiç de göründüğü gibi olmadığını anlıyordum. İçimden bir ses, deli bu mudur yoksa buna deli diyenler mi diye yankılanıyordu.
Bir ara söz geldi ilahi aşka dayandı. Herkes gibi ben de ona hala deli gözüyle baktığımdan olacak, biraz küçümsedim sözlerini. " Aşkı anlamak bu deliye mi kaldı? " diye düşündüm. Ancak öyle birşey söyledi ki kanım dondu birden. Tüylerim diken diken oldu. İçimden birşeyler koptu sanki. Damarlarımdaki kan çığlık çığlığa akmaya başladı.
- Bana aşktan mı sual ediyorsun?
diye sordu.
- Aşkı bilmediği mi sanıyorsun? Fakat nasıl bu hale geldiğimi hiç sormadın..Evet, dervişim...Ben niçin deli oldum sanıyorsun?
İşte o anda bütün bildiklerimden, yaşadıklarımdan utandım. Soluk soluğa ellerine sarıldım. Bir müddet karşılıklı ağlaşarak aşk üzre söyleşmeye devam ettik. Giderken şehre davet ettim onu. Bu eşsiz cehveri insanların arasına çekmek istedim. Ancak o hemen reddetti bunu :
- Sus ne olur..dedi bana..
- Burada rahatım ben. Canımı iste de bunu isteme benden. Orada nice zahidler ve abitler vardır. Onların arasında yapamam ben. Hem sende bilirsin ki " Aşıkların bidayeti, abitlerin nihayetidir..."
28 Ocak 2012 Cumartesi
23 Ocak 2012 Pazartesi
BİR ALLAH KULUNDAN DİNLEDİKLERİM-6
" Dünya malına önem vermemek deyince.."
Gerek ayeti kerimeler ve gerekse hadisi şeriflerde çok sıkı vurgulanan bir öğüt olan dünya malına değil ahirete önem vermek; tarih boyunca kimilerince hep yanlış anlaşılmış ve yanlış değerlendirilmiştir. Dünya malına önem vermemek deyince dünyadan elini eteğini çekmek, çalışıp kazanmayı hor görmek ve hiç durmadan ibadet etmek anlaşılmıştır.
Bu gibi kimselerin yanlış anlamaları ve bunu bir dini kural olarak kabul ettirmeleri yüzünden İslam memleketleri geri kalmış, dünyanın zenginliği Hristiyan batıya akmış, batı bu sayede ilim ve teknolojide çok ileri gitmiştir.
Halbuki ne ayeti kerimede, ne de hadisi şeriflerde böyle birşey emredilmemiştir. Burada bildirilen haram ve mekruhlardır. Yani dünya malının haram ve mekruhlardan değil helal yoldan kazanılmasıdır.
Bu bakımdan hayatını alın ve teri göz nuru dökerek kazananlar başta asrı saadet olmak üzere her zaman baş tacı edilmişlerdir. Resulullah efendimiz bir gün hurma bahçesinde durmadan çalışan bir işçinin ellerini görmek istemiş, sonra da bu kocaman nasırlı elleri tutup öpmüştür. Resulullah " Bir kişi için en helal kazanç kendi elinin kazancıdır " diye buyurmuştur.
Kulluğun temeli helal yeme, haramlardan kaçma üzerine bina edilmiştir. Allah'a giden yolun 10/9'u helal kazanıp helal yeme üzerindedir. 10/1 ise ibadetlerdir. Üstelik bu 10/1'in kabul edilmesi de helal yemeye, haramlardan kaçmaya bağlıdır.
Öyle ibadet eden kimseler vardır ki, bunlar hiç durmadan ibadet eder ve sonra semaya ellerini kaldırıp dua ederler.Halbuki bu kimselerin yediği haram, giydiği haramdır. Hiç bunların ettiği dua kabul edilir mi?
Büyüklerden biri bilmiyerek şüpheli bir et yemiş ve sonradan bunu öğrenince kırk gün boyunca et yemeyerek farkında olmadan yediği bu şüphelinin zararından kurtulmaya çalışmıştır.
Bir müslümanın helalinden çok mal ve para kazanması kötü değil bilakis çok iyi birşeydir. Hadisi şerifde buyruldu ki " Ahir zamanda mal müminin silahı olacaktır"
Bu nedenle inançlı bir kimsenin meşru yollardan, haramdan kaçarak zengin olmasında bir mahzur yoktur. Farz olan ibadetlerini yerine getirmesi ve elinden geldiğince emri maruf, neyhi anil münker yani iyiliği emretmek, kötülükten sakındırması şartıyla bütün mesaisini işi için harcayabilecektir.
Hatta o kadar ki " Bir müslüman kendisinin ya da bir başkasının malına bir zarar göreceğini görse kılmakta olduğu namazını bozabilir " Namazı kasten bozmak günahtır. Yoksa helal yoldan kazandığı bir malın çalınmasına, zayi olmasına ses çıkarmamak değil...
10 Ocak 2012 Salı
BİR ALLAHKULUNDAN DİNLEDİKLERİM- 5
" Bir işte fani olmadıkça o işten hayır gelmez "
Fani kelime anlamı olarak ölümlü, sonlu anlamına gelir. Geçici olmak anlamında da kullanılır. Zıt anlamı Baki'dir. Esma-i Hüsna'dan olan Baki; sonu olmayan, ebedi anlamına gelir ve Allahü Teala'nın isimlerindendir.
Ancak konumuz iş yapmak, beceri sahibi olmak olunca fani kavramı çok değişik bir anlam kazanır. Bu anlamları kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür:
- Kişi işinde fani olmuştur.Yani yaptığı işle o derece özdeşleşmiştir ki bir ölüm kalım meselesi olarak görmekte ve hayatının yegane gayesi olarak kabul etmektedir. Böylece yaptığı işte en iyi olması ve zirve yapması mümkün hale gelmiştir.
Tabii bu hiçbir zaman dünyayı ahirete tercih etmesi anlamına gelmez. Sadece helal dairesinde yapmış olduğu işinde en iyisi olma, en iyi hizmeti verme manasındadır.
- İşinde fani olan kişi Hazreti Peygamber'in (S.A.V.) " Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışın ve yarın ölcekmiş gibi ibadet edin" hadisi şerifine uygun hareket etmektedir. Yani fani olan dünyada mesleğinde en iyi olmaya gayret ederken ahireti de unutmamakta, yarın ölecekmiş gibi kulluğuna devam etmektedir.
İşinde fani olmak kötüler ve inançsızlar için de doğrudur. Batıl davasına körü körüne sadık ve onun için canını bile vermekten çekinmeyen bu tip insanlar işlerinde fani oldukları için ergeç zafere ulaşırlar.
Buna karşılık " Hak yolunda " olduğunu söyleyip de işini baştan savma yapıp gevşeklik gösterenler işinde fani olan batıl karşısında hezimete uğramaktan kurtulamazlar.
İslam Dünyasının son üç asırdır yaşadıklarında gerçek neden zaten bu değil midir?
Fani kelime anlamı olarak ölümlü, sonlu anlamına gelir. Geçici olmak anlamında da kullanılır. Zıt anlamı Baki'dir. Esma-i Hüsna'dan olan Baki; sonu olmayan, ebedi anlamına gelir ve Allahü Teala'nın isimlerindendir.
Ancak konumuz iş yapmak, beceri sahibi olmak olunca fani kavramı çok değişik bir anlam kazanır. Bu anlamları kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür:
- Kişi işinde fani olmuştur.Yani yaptığı işle o derece özdeşleşmiştir ki bir ölüm kalım meselesi olarak görmekte ve hayatının yegane gayesi olarak kabul etmektedir. Böylece yaptığı işte en iyi olması ve zirve yapması mümkün hale gelmiştir.
Tabii bu hiçbir zaman dünyayı ahirete tercih etmesi anlamına gelmez. Sadece helal dairesinde yapmış olduğu işinde en iyisi olma, en iyi hizmeti verme manasındadır.
- İşinde fani olan kişi Hazreti Peygamber'in (S.A.V.) " Hiç ölmeyecekmiş gibi çalışın ve yarın ölcekmiş gibi ibadet edin" hadisi şerifine uygun hareket etmektedir. Yani fani olan dünyada mesleğinde en iyi olmaya gayret ederken ahireti de unutmamakta, yarın ölecekmiş gibi kulluğuna devam etmektedir.
İşinde fani olmak kötüler ve inançsızlar için de doğrudur. Batıl davasına körü körüne sadık ve onun için canını bile vermekten çekinmeyen bu tip insanlar işlerinde fani oldukları için ergeç zafere ulaşırlar.
Buna karşılık " Hak yolunda " olduğunu söyleyip de işini baştan savma yapıp gevşeklik gösterenler işinde fani olan batıl karşısında hezimete uğramaktan kurtulamazlar.
İslam Dünyasının son üç asırdır yaşadıklarında gerçek neden zaten bu değil midir?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
.jpg)