24 Mayıs 2011 Salı

TASAVVUFUN YÜKSELİŞİ

Milletimizin manevi kodlarında tasavvufun çok önemli bir yeri vardır. Aynı zamanda bir sevgi dini olan İslamiyetin ilahi aşkı işlemesini ele alan tasavvuf, ta Hallac Mansur'dan beri Müslüman Türklerin ilgisini çekmiş, tarihin geleceğe uzanan millenyumlarında dünyaca ünlü mutasavvıflar yetişmiştir.
Bu meyanda ilk Türk mutasavvıflar Horasan ve İç Asya'da ortaya çıkmış, Hoca Ahmet Yesevi'nin başını çektiği Alperenler bir yandan dinimizi sevgi yoluyla yaymaya çalışırken, bir yandan da başta Anadolu ve Rumeli olmak üzere fethedilen toprakların yurt edinilmesinde baş rol oynamışlardır.
Hoca Ahmet Yesevi'nin dergahında büyük bir ateş yaktığı söylenir. Ateşin içinden çektiği yanar haldeki dal parçalarını havaya fırlattığı ve seçmiş olduğu müridlerine bu ateşlerin gittiği yönleri izlemesini buyurmuştur.Havaya atılan dal parçaları yıldız yıldız dökülürken alperenlerin bu işaretleri takip ederek Anadolu'ya girmiş, Malazgirt'ten başlayarak ta Viyana kapılarına kadar yeni anayurdu ilmil ilmik örmüşlerdir.
Hacıbektaşi Veli, Hamidi Aksarayi, Emir Sultan, Hazreti Mevlana, Yunus emre, Hacıbayrami Veli,Akşamsettin gibi tasavvuf yıldızları Anadolu göklerindeki yıldızların yeryüzündeki izdüşümleri gibi bin yıldır ışımaya devam etmektedir.
Hal böyle olunca son asırda nice transformasyonlar geçirmesine rağmen milletimizin gönlündeki bu ışık hiçbir zaman sönmemiştir.Kökleri çok derinlerde olan bu çınar, kimi zaman yeni filizler vermekte, gizli açık nice tasavvuf erleri bir çerağ misali hem kendileri yanarken hem de ilahi aşka teşne gönülleri tutuşturmaya devam etmektedirler.
Günümüzde tasavvufun gönüllerimizdeki bu müstesna izlerini edebiyat sahasında da görebiliyoruz. Gerçekten de usta yazarlar tarafından kaleme alınan ve içinde zerre miktari tasavvuf bulunan eserler bile adeta kapışılmakta, en çok satanlar listesinde baş köşeye oturmaktadır.
Nitekim Elif Şafak'ın " Aşk romanı " ile başlayan bu çıkış, İskender Pala'nın " Kitab-ı Aşk " gibi denemeleri ile devam etmiş, Ahmet Ümit'in " Bab-ı Esrar " ve son olarak da Sinan Yağmur'un "Aşkın Gözyaşları " ile zirveye çıkmıştır.
Geçmişte sayısız " Evliya filmi " çekilmesine rağmen henüz " Çağrı filmi " gibi dünya çapında ses getiren bir film yapılamamıştır.Halbuki Hz.mevlana gibi bütün dünyanın tanıdığı ve ta Japonyalardan Konya'ya akın akın getirdiği bir büyük değer için bunu çoktan başarmalıydık.
Sonuç olarak İslamiyetin terörle eşdeğer tanıtılmak istendiği dünyanın paslı kulaklarına, İslamın bir sevgi dini olduğunu fısıldamak için tasavvufun öğretilerine her zamankinden çok ihtiyaç vardır.

15 Mayıs 2011 Pazar

AŞKIN YAKİN YOLLARINDA

Mecnun Leyla uğrunda aklını yele verip yani " Mecnun" olup çöllere düştükten sonra sevdiğini görünce onu tanımadı. Mecnun'u Leylasından bile geçiren neydi?
Kimdi Şemsi Tebrizi'yi yollara düşüren? Konya'da kör bir kuyuda son bulan ateş sadece Mevlana mıydı?
Ve darağacında Hallaç Mansur'u tebessüm ettiren. Üzerine taş yağdığında bile sabrettiren. Ancak dostlarından biri bir gül attığında ta ciğerinden ah ettiren kimdi?
Geçmişin o muhteşem gönül erleri buna" sır " diyorlardı. Her sevenin, her yakin sahibinin bir sırrı vardı. Bu sırrı faş etmek, açıklamak olmazdı, olabilmezdi. Hallaç Mansur birazcık açıklamak istedi, başından oldu.
İşte bu sır yakin mertebelerinin en üstünü olan Hakkal Yakin'di. Bu mertebeye seyr-i sülük denilen uzun ince bir yolu katetmekle yani çetin riyazetlerle ulaşılabilir derler. Ancak bazı gönül erleri Hakkal Yakin'e Hak vergisiyle bir çırpıda ulaşmışlardır.
Kimileri de Hak aşığı Yunus Emre'nin:
Tecelliden nasib ermiş kimine,
Kiminin maksudü bundan içerü.

dediği gibi yakin'i belkide yüreklerine hitap eden bir Kuran tilavetinde kendini tutamayıp " Allah " diye inlediğinde,
- Şemsi Tebrizi'nin şehadetini okurken onunla birlikte " Allah! " diye haykırdığında,
- Ve hatta içine işleyen bir türkü veya uzun hava ile, ney ve rebab sesiyle kalbinin tutuşmasında, göz pınarlarına hucüm eden göz yaşlarında bir nebze olsun yaşayabiliyorlar.
Hakkal yakinin bu zerre nisbeti bile öyle bir şeydir ki dille tarif etmek, anlatmak mümkün değildir. Ancak tatmak, yaşamak gerekir.
Biraz daha fazlası ise kaybolmaktır. Herşeyi geride bırakıp, ardında hiçbir iz bırakmadan yitip gitmektir.
Tıpkı bir zamanların Belh sultanu İbrahim Ethem gibi...